“Medyacının tek derdi insanın hakları olmalıdır!”

Röportaj: Gizem Cansu Şahin

Sansür, çeşitli kavramların çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Genelde hükümet tarafından uygulanır. En somut amacı toplumu korumak ve devletin üzerinde kontrol sağlayacağı şekilde geliştirmektir. Genellikle toplumu etkileyen durumlarda/eylemlerde uygulanır ve ifade özgürlüğünü bastırma amacı güdebilir. Ayrıca, sansür, toplu iletişimden kimi düşünceleri ve konseptleri çıkarma yoluyla algıyı kontrol etme eylemi olarak da nitelendirilebilir. Sansüre uğrayan şeyler tek bir kelimeden başlı başına bir kavrama kadar değişebilir ve değer sisteminden, ahlâkî yargılardan etkilenebilir.

Okumaya devam et

Robert Fisk söyleşisi

Oğuz Haksever’in NTV’de yaptığı Bugün Yarın isimli haber programına konuk ettiği Independent Gazetesi Ortadoğu muhabiri Robert Fisk ile yaptığı söyleşinin ses kaydını yayınlıyorum. İyi dinlemeler. Ayrıca; Robert Fisk 19 Kasım Cumartesi günü İstanbul Kitap Fuarı’nda Mete Çubukçu ile Ortadoğu ve Arap Devrimleri üzerine bir panel verecek!

Robert Fisk söyleşisini dinlemek için buraya tıklaman yeter, inan bana!

Ex – Dergi 4 ve 5 yolda, geliyor!

İnternetin ufak ve yaramaz çocuğu Ex-Dergi, Dördüncü ve Beşinci sayılarını yayınlamaya hazırlanıyor. Kendi blog sitelerinden duyurulan habere göre 4. sayı Aralık 2011’de, 5. sayı Ocak 2012’de okuyucularıyla buluşacak. Periyodik olarak 3 ayda 1 yayınlanan dergi bu seferlik böyle yayınlanacak. Okuyucularınada bir mesaj veren Ex-Dergi açıklamasında şunları söylüyor: “Exdergi bu defalığına sadece bir ay arayla yayımlanacak olmasına rağmen, dergimizin oluşmasında en büyük pay sahibi olanlar, eski/yeni tüm dostlarıyla, önceki sayılarını aratmayacak sürpriz konu ve konuklarla, pek yakında tüm internetlerdeki yerini alacak.” Ne diyelim; bizde Dördüncü ve Beşinci sayıları bekliyoruz. Sonra Altı, sonra Yedi (:

Ex-Dergi sayfasına ulaşmak için tıklayın efenim.

Plato Sözlük seni de bekliyor!

Son zamanlarda müptelası olduğum yeni bir sözlük açıldı. Plato Sözlük! 2 yılımın geçtiği bir okul olan Plato Meslek Yüksekokulu’nda okuyan bir grup aklı evvel insan tarafından kuruldu ve geliştirilmektedir. Önceleri Facebook’ta kurulmuş olan Plato Öğrenci Duvarı isimli grupta başlayan eğlenceli sohbetlerin ve paylaşımların sonucu bir sözlüğe evrilen bu oluşum şimdilerde sözlükte eğlenmekte ve paylaşımlarını sunmaktadır. Şimdilerde ufak bir yazar kadrosuna sahip olan sözlük ilerleyen süreçte çok iyi bir noktada olacağının sinyalini vermektedir. Eğlenmek ve paylaşımlarda bulunmak için zaman kaybetmenin anlamı yok! Sözlüğe gelmek zor değil: http://platoym.sozlukspot.com yolunu takip ederek kendinizi sözlükte bulabilirsiniz.

Plato Sözlük'e ulaşmak için mouse'un sol tuşuna basman yeter!

Eray Özer: Genç yaşımda çok şey yaptım!

Röportaj: Barış ENGİN

Fotoğraf: Onur GÜLCAN, Osman ÇETİNKAYA

Barış Engin: Size gazetecilik yaptıran olgu nedir?

Eray Özer: Ben ODTÜ’de Psikoloji okudum. Psikolojide benim ilk tercihimdi. Üniversiteye psikolog olmak için girmiştim. ODTÜ Psikolojiye başladım. Ama, 2. Sınıfta psikolojiyle ilgilenmeyeceğimi anladım. Biraz tesadüf oluyor, birazda ben maymun iştahlıyım. Üniversitede birden çok şeyle uğraşırdım. Bir taneside kısa film yapıyordum. ODTÜ’de Görsel-İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi vardır. Oraya gidip geliyordum. Boş zamanlarımda oradan dersler alıyordum. Aslında hikaye orada dağılıyor. Bir Gençlerbirliği Belgeseli yaptık. Hasbelkader 17 dakikalık bir şey yaptık. Onu yaparkende, spor sosyolojisinin içerisine girdim. Spor tarihçiliği, spor sosylojisi, tribünler, tribün tipolojisi filan… İstanbul’a da Sinema – Televizyon okumak için gelmiştim. Zaten; İstanbulluyum da, geri döndüğümde kafamda Sinema TV okumak vardı. O da tesadüf Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel Çalışmalar Yüksek Lisansı yaptım. Gazetecilikte hani üniversitenin daha kısa filmle filan ilgilenmeye başladığım zamanda, ya hani hakkaten sinema sektöründe olacaktım. Ya da yazı-çizi ile ilgilenecektim. Hani ezelden beri olur ya; ilkokulda mikrofonla hani derler ya, tarakla mikrofon yapıp şarkı söylerdim diye… Bende yazı yazardım normalde, sevdiğim bir iştir yazı yazmak… Hikaye öyle başladı!

Barış: Sizi spor yazarı olarak tanıdık. Gazetecilik yapma tutkusu mu sizi spor yazarlığına itti? Yoksa, spor tutkusu mu size Gazetecilik yaptırıyor?

Eray:  Bende esasında normalin tersi oldu. Ben zaten sporla akademik olarak ilgilenmeye başlamıştım. Üniversitede yüksek lisansta spor sosyolojisiyle ilgileneceğim belliydi. Spor tutkusu… Tabii ki içli dışlısın ki yazı yazıyorsun. Ama çok koyu bir Beşiktaş taraftarıydım, onun için spor yazarı oldum lafı benim için söz konusu değil. Evet çok iyi bir taraftardım, hâlâ da öyleyim. Bir dönem futbolla ilişkim, takımla ilişkim sekteye uğradı. Tamda yazı yazdığım dönemde oldu. O işe birazda yabancılaştım. Aslında birazda tersten oldu. Gazeteci olduğum için, sporda ilgilendiğim alan olduğu için, ikisi eşleşti.

Barış: Spor yazarlığınız konusunda diğer meslektaşlarınızdan farklı bir çizginiz var? Sosyal ağlara bakınca, okuyucularınız sizin için “futbol muhalifi” tanımını kullanıyor. Bu çizgiyi neye göre belirlediniz? Bakış açınız neydi?

Eray: Ben belirlemedim. Konumum var mı? O konuda da emin değilim. Şimdi yeniden yazmaya başladım. Uzun süre yazmamıştım. Benim gazetecilik hikayem değişik bir çizgi oldu. Neyse yani, spor yazmaya başladım. Sonra gazeteciliğin farklı bir alanına geçtim. Yani, sporun uzak bir alanına geçtim. Bir gazetede yazıişleri müdürlüğü yaptım. Şimdi de dergicilik yapıyorum. Aslında yakın zamana kadar sporla temas eden bir yanım yoktu. Ama sadece şöyle bir durum vardı: Ben Kadir Has Üniversitesi’nde Spor Hukuku Yüksek Lisans Programında, Spor Sosyolojisi dersi veriyorum. Aslında pek fazla futbol muhalifi değilim. İnsan gündelik hayatında neye inanıyorsa, onun paralelinde yazıyor. Yani, gündelik hayatında adaletsizliğe itiraz ediyorsan, yazı yazarkende aynı adaletsizliğe itiraz ediyorsun. Gündelik hayatında herkesin eşit olmasını savunuyorsan, yazı yazarkende eşit olmasını savunuyorsun. Gündelik hayatında nasıl güçlülerden hoşlanmıyorsan, spor yazarkende güçlülerden hoşlanmıyorsun. Güçsüzün yanında olma refleksin gelişiyor. Güçsüzün yanında olmak, heralde bu memlekette muhalif olmaya tekabül ediyor. Bunun dışında kendime yarattığım bir tipoloji yok. Bende zaten bir futbol endüstrisi algısı vardı. Nedir yani bu? Biz buna mahkummuyuz? Ama şunu söylemem gerek; topyekün bir muhalif değilim. Yani, şunu söylemiyorum: Futol çok kötü oldu, spor kapitalistleşti! Böyle evet, herşey endürüstleşti. Spor, özelliklede futbol tüketilen bir meta haline geldi. Bu hale gelmesine rağmen biz bu oyunu izliyoruz, tüketiyoruz. Futboldan zevk almanın tek yolu Süper Lig’te Beşiktaş maçına forma giyip gitmek değil ki! Mahallede de oynanan birşeydir futbol, şurada da oynayabileceğin birşeydir. Ve bu da futboldan zevk alma biçimidir. Yani şunu diyorum özet olarak: Futbola Süper Lig gibi birşeyin içindeysen, oradan eklemleniyorsan ya da farketmez 2. Lig vs futbolun bir noktaya endüstrileşmiş olmasını ve bu şekilde devam edeceğini, meta haline geldiğini kabul etmek zorundasın. Ama bunun üzerine de doğru bildiğini söyleyeceksin, yazma imkanın varsa yazacaksın. Bu ikisi birbirini engellemez. Toparlarsak; kendime bir model çizmiş değilim. Temel meselem, hayatta ne meselem varsa onlar… Daha adil olsun, daha barışçıl olsun, daha insancıl olsun. Bunlar aynı zamanda gündelik yaşamda da konuştuğum meseleler, dolayısıyla futbol konuşurkende bunları konuşuyorum.

Barış: Hem yazarlık deneyiminiz, hemde yöneticilik deneyiminiz var. Bir dönem Taraf Gazetesi’nde Yazı İşleri Müdürlüğü yaptınız. Bu iki durumun tat farklılığı olup olmadığını merak ediyorum? Sizce hangisi daha iyi, yazarlık mı yöneticilik mi?

Eray: Çok ciddi bir fark var. Bizde şöyle bir şey vardır. O ayrımı çizmek lazım. Birkaç istisna hariç, spor yazarlığı yapan insanların birçoğu o gazetelerde çalışırlar. Ben aynı zamanda Radikal’in spor servisinde çalışıyordum. Bu ne demek, ben editörlükte yapyordum. Radikal’in spor servisi küçük bir servis olduğu için aynı zamanda muhabirlikte yapıyordum. Hatta ve hatta sayfaları başkaları çizdiği halde, sayfada çizebiliyordum. Yani ben gazetenin mutfak denilen yerinde birkaç pozisyonda çalışıyordum. Bunun yanında da bana, o emeğimin ödülü olarak yazarlık yaptırılıyordu. Mutfakta çalışan bir insan olarak, mutfağın yöneticisi haline gelmek arasında tabiki fark var. Samimi söylüyorum şunu: Muhabirliğin çok özgür bir şey olduğunu düşünüyorum. Muhabirlik nedir? Bir habere gidersin, haberi toparlarsın, şeklini verirsin haberin, yazarsın. Sonra editörüne yollarsın. Editör onu sayfaya ne kadar girecek, orası mı kesilecek, şurası mı oynancak karar verir. Haberin peşinden koşup, telefonlarla haberi takip edip, ondan sonra onu toparlayıp yazmak acayip eğlenceli bir iştir. Yöneticilik kısmı öyle değil. Yöneticilik kısmında el maharetiniz bir yerden başka yere giderken, yazmanın o zevkli yanı, uzun yazmalar, toparlamalar gidiyor. Nasıl gidiyor? İşte bir gazetenin yazı işleri müdürüysen, o gazetenin 1. Sayfasıyla ilgileniyorsun. Birinci sayfada çok kıvrak olmak zorundasın. Çünkü, çok az yerin var. 15 tane haber bir sayfaya girecek, Senin iki cümlede bütün haberi anlatman lazım, bu tür bir kıvraklık gerektiriyor. Yaratıcı bir başlık bulman lazım ona, parlak olması o başlığın ki, insanlar ona bakıp okusunlar. Ve tüm bunlar çok kısa zamanda yapman lazım. Hele birde insan yönetimi var ki, o işin en zor kısmı… Gazetecilik dediğin meslek, egosu yüksek bir meslek olduğu için, gazeteci idare etmek dediğin şey diğerlerine çok daha farklı çünkü, herkes yaratıcı, renkli insanlar ve öyle olduğu için herkesin kendine ait dünyaları olduğu için, bunlar çok kolay çatışabiliyor. Özellikle günlük bir gazetede, o yoğun temponun içinde, bağırışlar, çağırışlar, krizler, habersizlikler, yanlış anlaşılmalar çok olur. Ve bu insanların birbirleriyle iletişimini sağlamaya çalışmak, kolay bir iş değil. Ve insanın özgüveninden de alır. Çok samimi söylüyorum. Ülkemizdeki muhabirlerin yaşadığı mali sıkıntılar dışında, muhabirlik denilen şeyin çok özgür bir şey olduğunu düşünüyorum. Muhabirlik insanları özgürleştiren, yöneticilikse daha kapalı bir alandır.

Barış: Şu an ülkenin en saygın kurumlarından birinde, NTV Yayınlarında Yayın Koordinatörlüğü yapıyorsunuz. Gazeteyle burası arasındaki fark nedir?

Eray: Gazeteyle dergi arasında, tabiki ilk olarak zaman farkı var. Bir olaylara, habere yaklaşım farkı var. Gazetenin çekici kısmıda bir dakika bile durmadığın, yorulup yorulmadığını dahi anlayamadığın bir durumdan bahsediyorum. Sabahtan akşama kadar durmadan çalışıyorsun. Durmadan diyerek kastettiğim şu; fiziksel olarak durmamak değil. Oturuyorsun fakat, kafanda sürekli bir şey oluyor. Bir süre sonra fiziksel olarakta hareketli hale geliyorsun. Sayfaların kontrol edilmesi gerekiyor. Dergideyse, tabiki bahsettiğim bu tempoya göre çok daha hafif bir tempodan bahsediyorum. Ama dergininde şöyle bir durumu var. Dergide şöyle bir durum var. Gazeteciliğe bağlı yan sektörler ile daha yakın bir temas var. Reklam departmanımızla, pazarlama departmanımızla daha yakın çalışmamız gerekiyor. Gazetecilik tarağı sadece haberle ilişkili birşeydir. Dergicilikse, özellikle bizim gibi dergiler çıkarıyorsan. Reklam sektörüyle, reklamverenlerle, projelerle, reklama yönelik projelerlede ilgili birşeydir. Öyle olduğu için, işin farklı bir yanıda devreye giriyor. Yani ben buraya geldiğimde, bu işin business kısmı vardı. Gazete çok daha kapalı bir yerdir. Çok ekstrem bir şey değilse gazetenin 3. Sayfasında ne vardır bilmem. Dergide öyle değil, yaptığınız projeler, bazen o konuların sponsorluğu, çeşitli ekler, o eklerin sponsorluğu filan gibi çeşitli işlerin içinde, zaman zaman pazarlama ve reklam ekipleriyle biraraya gelmek zorundasın. Birde haberin işlenişi açısından bir fark var. Gazetede yazdığınız şey günlük ve çok hızlı olduğu için, doğal olarak çok yüzeyseldir. Dergideyse yaptığınız haberler derin olmak zorundadır. Bir konuyu gazetede bulabileceğin yüzeysellikte anlatırsan, insanlar o dergiyi alıp okumazlar. Dergide herkesin bildiğinin ötesinde bir şey söyleme kaygısı vardır. Gazete öyle değil. Gazetenin sadece haber verme derdi vardır. Herkesin bildiğinin ötesinde haber verme kaygısı bulunmaz.

Barış: Buradan bakınca, sizin gözünüzle Türkiye’de dergi yayıncılığı ne durumda?

Eray: Büyük bir tartışma var. Sizde biliyorsunuzdur. Yıllardan beridir dergicilik bitiyor mu, dergicilik biter mi? En son bu konu i-pad’lerle birlikte gündemimize geldi. İ-pad çıktı, dergicilik bitecek mi? Bu konuda çok tartışma var. Hepimiz ilk başta, itiraf edelim şeyi düşündük. İ-pad geldi, bu iş kendini yavaş yavaş dijital ortama bırakacak ve özellikle kağıt baskı o eski anlamını yitirecek. Ama biz benzer şeyi, internet ilk çıktığında, gazeteler bitecek diye çok konuşmuştuk. Öyle olmadı. Televizyon çıktığında da öyle konuşulmuş, gazetecilik bitecek diye.. Ama oda öyle olmadı. Ama şimdi I-pad çıktı. Ve I-Pad tüm bunlara karşı daha güçlü bir rakip. O dergi ambiyansının ötesinde verebileceğin bir takım medyumlara sahip. Nedir bu? Video var orada, seste var, hareketli imajlar var, fotoğraf kalitesi vs. baskıdan çok daha iyi boyutlara ulaşabiliyor. Ama şöyle bir şey var. Yeni bir haber: Dünyadaki dergilerin i-pad satışları hızla düşüyor. Bunun birkaç sebebi olabilir. İnsanlar dijital ortamda bişeyleri bedavaya okumaya çok alıştılar. Bütün gazeteler filan internette çoğunlukla bedavaydı. Bu aslında medyanın dünyada yaptığı bir yanlış. Çünkü, bedava verip, reklamla çok para kazanacaklarını düşündüler. Ama reklam o kadar para kazanmadı. Özellikle; haber ve gazete portallarında, birkaç istisna dışında, istedikleri geridönüşü alamadılar. Bütün dünyadan bahsediyorum. Bu NewYork Times içinde geçerli.  Bundan kaynaklı, I-Pad versiyonlarını piyasayla aynı fiyattan satışa sürdüler. Satışların düşüşünde bu bir etken olabilir. Ama ciddi bir düşüş var. 35 bin satın almadan, 20 binlere kadar düşmüş. Bazı dergiler için 15 bin filan bir kayıp var. Gerekçelerini bilmiyoruz tabi, zaman gösterecek. Bir yandan da i-pad’e bağlı durumdayız. Neyse, sözün özü, Türkiye’de de, samimi söylüyorum: Dergi okuması, okuma kültürüyle çok alakalı birşeydir. Gazete birebir okuma kültürüyle alakalı bir şey değil. Türkiye’nin en çok satan gazetelerine bakarsanız, ne demek istediğimi anlarsınız. Yazı arttıkça gazetenin satışı artmaz Türkiye’de, tam tersi olur. Yazı azaldıkça, satış artar. Daha popülist işler satar. Aslında, Türkiye’de kitap satışlarına bakarak, dergiciliği okumak lazım. Gazete satışına bakar, dergiciliği okumak bana çok doğru gibi gelmiyor. Ve öyle düşündüğünde, okuma kültürüyle ilgili bir sıkıntı olduğu kesinleşiyor. Doğal olarak, bizim ülkemizdeki tüketim rakamları, dünya ortalamalarının daha altında oluyor. Bizim çalıştığımız markalar, genellikle dünya çapında markalardır. Şimdi bu markalar dünya çapında markalar oldukları için, üretimide dünya çapında oluyor. Çünkü, dünya çapında tüketiliyor. Böyle oluncada National Geopraphic’in üretim kalitesi, büyük bir pazara hitap ettiği için ona göre oluyor. Yani Türkçesi şu; burada 1 kişinin yaptığı işi orada 11 kişi yapıyor olabilir. Çünkü böyle bir üretim pastası var. Öyle olunca, tabi yapılan işin kaliteside daha farklı oluyor. Biz burada bir projeyi hadi 5 ay çalışalım. Orada 2 sene, 5 sene çalışan projeler var. Buradaysa bütün dergicilik için söyleyebileceğim şey: O titizlikte bir iş, ne yazık ki tüketim maliyetleri, insanların tüketim sayıları yani tirajlarımız buna izin vermediği için yapılamıyor. Ama şunu söyleyeceğim, National Geopraphic gibi 40 bin – 45 bin satan bir dergi, 150 bin satarsa eğer bir gün Türkiye’de; yapılan işin içeriğide farklı olacaktır.

Barış: Eray Özer yapmak istediklerini yaptı mı? Yapmadıysa, ileriye dönük Eray Özer imzasıyla neler göreceğiz?

Eray: Ben öyle birisi değilim. Gerçi böyle söyleyince tuhaf geliyor.  Ama ben hayatta kendime kariyer planı filan yapmadım. Ama, tesadüfler eseri, genç yaşımda da çok şey yapmış oldum. Böyle denk geldi. Radikal’de ilk köşe yazımı yazdığımda 25 yaşımdaydım. Spor Müdürü olduğumda 28 yaşındaydım. Aynı zamanda, 28 yaşındayken televizyon programı yaptım. Medyayla ilgili böyle birçok şey yaptım. Şimdi de, 32 yaşındayım ve NTV Dergi Grubunda yöneticilik yapıyorum. Ama bundan sonrası için hiçbir planım yok. Hiçbir planım yok dediğim. Şurada olmalıyım dediğim bir yer yok. İşte bir iş, sonuçta hayatımızı kazanıyoruz. Bir yandan da, kendi ahlaki değerlerimize ters düşmeyecek şekilde bunu yapmaya çalışıyoruz. Çünkü, zor bir iş, insanın hayatta ideolojik kaygılarının olması ve buna rağmen medyanın içinde kalması. Siyasi görüşünü kirletmeden, durabilmesi, içinde durması pek kolay birşey değil. Benim hareket ederken, esas kaygım böyle bir kaygıydı. Onda bir sıkıntı yaşamadığım sürece, benim için herhangi bir sıkıntı yok demektir. Ama başka bir plandan bahsedebilirim. Şimdi, Sosyoloji doktorası yapıyorum. Onu bitirdikten sonra -hayatımda yakın bir şey değil bu söylediğim ama- bir vakit sonra, böyle bir akademik çalışma yapmak ve aynı zamanda National Geopraphic gibi dergilere yazı yazarak, yani medya sektörüne dışarıdan destek vererek, oturup bunları yaparak, buralardan yaşayacak kadar para kazandıktan sonra, dönüp romanlar yazmak istiyorum. Böyle bir niyetim var.

Bilgi Üniversitesi Öğrencileri ‘Track10’ sergisini açtı!

www.vcdexhibit.com

TRACK10 sergisi bugün santralistanbul E1-101’de açıldı. Sergide, İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı ile Fotoğraf ve Video Bölümleri öğrencileri tarafından geçtiğimiz yıl içinde üretilen işlerden geniş bir seçki sunuluyor. 9 Eylül 2011’e kadar açık kalacak sergi, tüm teknik ve organizasyon yapısı da dahil olmak üzere, bütünüyle öğrenciler tarafından hazırlandı. 2001 yılından bu yana düzenlenen ve şimdiye kadar Ağ (Network), Uçuş (Flying), Derinlik (Depth), Roket Bilimi (Rocket Science), Sıkıştırma (Compression), Yerleştirme (Implant), Temas (Taction),  Verilerin Parçalara Ayrılması (Data Fragmentation), Hata (Error) gibi farklı kavramlar çerçevesinde öğrenci işlerini bir araya getiren ve bunları her yıl bünyesinde araştırıp geliştirdiği yeni bir kullanıcı arayüzü ile sunan Track sergisinin bu yılki teması Örüntü (Pattern) olarak belirlendi.

Biçim ve renk, çevremizdeki nesneleri görsel olarak algılama ve ayrıştırmada faydalandığımız en temel özelliklerdir. TRACK10 bu seneki temasıyla örüntünün de aynı ölçüde önemli bir etken olduğunu hatırlatmakla beraber; içinde farklı düzenlemeler barındırarak, nesneler hakkında biçim veya rengin ötesinde bilgi sunduğunu öneriyor. Bu önerme etrafında hazırlanan TRACK10 sergisi, öğrenci işlerini kültürel, profesyonel ve akademik çevrelerin değerlendirmesine sunuyor.

Kuruldukları günden bu yana Görsel İletişim Tasarımı ile Fotoğraf ve Video Bölümleri, tasarım ve görsel sanatlar alanında yeni medya teknolojilerinin, yaratım, sunum ve korunum süreçlerinde kullanılmasını destekliyor. Geçtiğimiz yıl TRACK/09’da, katılımcıların beden hareketleri aracılığıyla işleri izleyebilmelerine olanak sağlayan arayüz tasarımı kullanılmıştı. TRACK10’da aynı arayüz geliştirilerek katılımcıların tekrar kullanımına sunuluyor. Son on yıl boyunca hem kültür sanat izleyicileri, hem de teknoloji geliştiren uluslararası firmalar ve akademik çevreler tarafından izlenen Track sergisi bu yıl da aynı ilgiyi bekliyor.

New York Times Blog Uzmanı, İstanbul Üniversitesi’nde!

New York Times Gazetesi Blog Uzmanı Jeremy Zilar, Medya Derneği‘nin misafiri olarak 12 Temmuz Salı günü İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi‘nde bir panel verecek. “Yeni Medya Araçları ve Dijital Devrim” konu başlıklı panel saat 15.30‘da gerçekleştirilecektir.

NYT’de Blog Uzmanı olarak çalışan Jeremy Zilar, gelişen yeni medya araçlarını ve gazetedeki mesleki gelişim deneyimlerini paylaşacak. Zilar aynı zamanda, NYT’de 170’den fazla blogu başlatmış olan ve yazarların ve editörlerin bloglarını şekillendirmelerine ve geliştirmelerine yardımcı olup, bloglarda kullanılan yeni medya araçlarını ve teknik altyapıyı belirliyor.                                            Jeremy Zilar, NYT Blog Uzmanı

Yaptığı çalışmalarla New York Times’ın kendine özgü bir web kültürü ve online yayıncılık etiği geliştirmesine büyük destek olan Zilar’ın http://silencematters.com adresinde bir bloğu ve http://www.twitter.com/silencematters adresinde twitter hesabı var.

Panel’de görüşmek üzere 🙂

Julian Assange ve Slavoj Zizek bir arada!

2010 yılın sonuna büyük bir damga vuran WikiLeaks‘in kurucusu ve sözcüsü Julian Assange ile yine son yılların en tanınmış ve Marksist Filozofu Slavoj Zizek biraraya geldi. Amerikalı gazeteci Amy Goodman‘ın sunuculuğunu yaptığı Democracy Now isimliprograma katılan Assange ve Zizek son aylara damga vuran Arap Baharı ve WikiLeaks‘in etkilerini konuştu. Programda meydana gelen söyleşiyi Radikal Gazetesi‘nden alıntılıyoruz:

Goodman:

WikiLeaks, şüphesiz dünyayı değiştirdi. Yayımlanan belgeler sonrasında büyükelçiler istifa etti, skandallar patladı, hükümetler de bilgisayar sistemlerini korumak için paçaları sıvadılar. Ortadoğu ile Kuzey Afrika’da demokrasi yanlısı ayaklanmaların başlamasında WikiLeaks’in önemli bir rol oynadığını düşünenlerin sayısı da az değil. ABD’nin Irak ve Afganistan savaşlarının iç yüzünü ortaya seren gizli belgelerle çok ses getiren site, en sonunda ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iç yazışmaları niteliğindeki gizli ‘Cablegate’ belgelerini yayımladı. Julian, 2007 yılından başlayalım. Neden Irak savaş belgelerini yayımladın? Senin için önemi neydi bu belgelerin?

Assange:
Bence gerçek bir uygarlığın ölçüsü, halkın olup bitenden ne kadar haberdar olduğudur. Bizi yöneten kurumların karar mekanizmalarını anlamak için içlerinde neler döndüğünü bilmemiz, dahası karar verme süreçlerinin belgelenerek tarihe geçmesi gerekli. Günümüzde bunun çok eksikliğini çekiyoruz, aslında her birimizin kaderini belirleyen birtakım gizli kapaklı kararlardan, bu kararların neden ve nasıl verildiğinden bihaber yaşıyoruz. Yayımladığımız Irak belgeleri, Irak’ın son 20 yıllık tarihine dair bulabileceğiniz en önemli kayıtlardı. Bu dosyaların içinde Amerikan askerleri tarafından öldürülen ve Irak’a bildirilmeyen 15 bin Iraklıya dair bilgi var. 11 Eylül’de hayatını kaybeden insan sayısı ile Irak’ta Amerikan askerleri tarafından öldürülen insan sayısı kıyaslandığında durumun vahameti ortaya çıkıyor.

Zizek:

Bazı arkadaşlarım WikiLeaks’e kuşkuyla yaklaşıyor, ‘Yeni ne öğrendik ki?’ diyorlar. Şöyle bir örnek vermek istiyorum: Kocası tarafından aldatılan bir kadının bunu birinden duyduğunu düşünün. Bir de kocasının o kadınla sevişirken bir resmini gördüğünü… Hangisi daha etkili? Şimdi gerçek hayata dönelim: hatırlayın, bir kaç yıl önce Srebrenitsa katliamı sırasında Sırpların Boşnak mahkumları vurduğunu gösteren bir video çıktı ortaya ve bir anda herkes şok oldu. Aslında yeni bir şey öğrenmemiştik. İşte bildiğini sanmakla gerçekten bilmenin ve anlamanın farkı. Bu pis işlerden sorumlu devlet görevlileri bize ‘Evet, orada bazı istemediğimiz şeyler oluyor ama niyetimiz iyi’ dediği zaman gerçekten o kadar uzaklaştırıyorlar ki bizi. Birtakım soyut söylemlerle halkı bilgilendiriyormuş gibi yapıyorlar, örneğin işkenceyi meşrulaştırıyorlar. İşte WikiLeaks bunu değiştirdi. Julian, Marksistlerin tabiriyle ‘burjuva basın’ın bizim neyi öğrenip neyi öğrenemeyeceğimizi belirleyen diktelerini yıkıyorsun. Çok daha radikal bir şey yapıyorsun.

Goodman:

Julian, Bank of America ile ilgili belgeleri yayımlayacak mısın?

Assange:

Şu an tehdit altındayız ve oldukça zor bir durumdayız. Bu da belgeleri şu anda yayımlamamızı engelliyor. Ne çeşit bir tehdit altında olduğumuzu açıklarsam eğer durumu daha da zorlaştıracak.

Goodman:

Peki bugün WikiLeaks’in geldiği noktadan memnun musun?

Assange:

Tabii ki memnunum, nasıl olamam ki? Yolun daha başındayız ama. Daha CIA için, New York Times gazetesi için belgelere ulaşmamız lazım örneğin. NY Times editörleri hangi hikayeleri sansürlemiş bakalım? Neden? Bunları da konuşmamız lazım. ‘İfade özgürlüğü’ benim için tek başına hiçbir şey ifade etmiyor. Biri uzayda çıkmış konuşuyor ama duyan yok, neye yarar? Önemli olan iletişim özgürlüğü. Bu bence medeniyetin temelini oluşturuyor. Halkın bilgilenmesi, onu etkileyecek kararlar hakkında söz hakkı kazanması demek çünkü. Yapılan her şeyin belgelenmesi lazım. Göremediğiniz, okuyamadığınız bir belge aslında olmayan bir belgedir.

Goodman:
Tunus ve Mısır’da başlayarak ve tüm Arap dünyasına yayılan ‘Arap baharı’nda etkisi nedir WikiLeaks’in?

Assange: Arap dünyasındaki etkimizde yayımladığımız bilgilerden daha önemli olan şey, halkın artık kendilerini yönetenlerin neyi bilip neyi bilmediğini öğrenmesiydi. Yaydığımız bilgiler artık ABD’nin, Fransa’nın Binali rejimini desteklemesini imkansız kıldı. Daha sonra, 26 yaşında Tunuslu bir bilgisayar mühendisinin kendisini yakarak öldürmesi ise bu fikirleri duygulara çevirdi. Herkes sokağa döküldü ve Arap Baharı işte böylece başladı. El Cezire’nin ve uydu kanallarının önemi de yadsınamaz tabii. El Cezire, sokaklardaki protestoları görünür kıldı. En önemlisi de oradaki halkın birbirini görmesiydi. Hükümet, çoğu zaman protestoları, ayaklanmaları ‘bunlar küçük kışkırtmalar, birtakım marjinaller’ diyerek önemsizleştirmeye çalışır. Medya da bu ‘marjinal’ sesleri sansürler, bastırır ve hükümetin görüşünü bu şekilde desteklemiş olur. Ama bu görüntülerin televizyonlara yansıması ayaklanan halka azınlık değil çoğunluk olduklarını gösterdi. Bunun Tahrir gibi görünülür bir meydanda yapılması da bu etkiyi kuvvetlendirdi. Bloglar da aslında buna katkıda bulunuyorlar. Çoğu zaman blog yazarlarını yeni bir şey söylemedikleri, tartışmaya bir şey eklemedikleri için eleştiriyorum. New York Times’ın ilk sayfasından bir haberi alıp bloglarına koyuyorlar, altına da katılıyorum veya katılmıyorum yazıyorlar. Ama en azından fikirlerini belirtiyorlar. Yani alternatif seslerin birbirini bulması, birbirinin varlığından haberdar olması açısından önemli bir işlevleri var. Aynı Tahrir Meydanı gibi, görünülürlük kazandırıyorlar mücadeleye.

Zizek:

Ama Batılı entelektüeller hâlâ bunu görmeyi reddediyorlar. İşte, istediğiniz oldu! Arap dünyasından hiç beklenmeyen, seküler bir başkaldırı! Bu bana komik bir hikayeyi hatırlatıyor: bir adam, tavlamak istediği güzel bir kadının peşinden koşturuyor. En sonunda kadınla bir göl kenarında baş başa kalıyor. Lütfen, hadi, nolur derken kadın en sonunda ikna oluyor ve düğmelerini açmaya başlıyor. Bu sefer adam afallıyor: ‘Nasıl yani? Bu kadar basit miydi her şey?’ İşte biz de aynen böyleyiz. Batı dünyasının ikiyüzlülüğü ortada! WikiLeaks, işte bu noktada çok önemli bir rol oynuyor. Çünkü artık kanıtları, belgeleri herkesin gözüne sokuyor, bilmiyormuş ayağına yatmamızı engelliyor. Gerçekleri kimsenin göz ardı edemeyeceği bir hale getiriyor.

Assange:

Uzun zamandır fırtınanın dışında değil, içindeyim. Bu süreçte gördüğüm en önemli şey hükümetlerin nasıl işlediği değil, tarihin medya tarafından nasıl şekillendirildiği ve çarpıtıldığı. Bu, toplumların gelişme ve ilerlemesinin önündeki en büyük engel. Ama bu artık değişiyor. Yeni jenerasyon, internet çağında yetişiyor. Ana akım medyanın çarpıttığı bilgilerin dışında, alternatif bilgi kaynakları ile büyüyorlar ve teknolojiyi nasıl kullanacaklarını biliyorlar. Artık bu gençler yavaş yavaş büyük şirketlerde yükselmeye başlıyor ve bu şirketlerin ideolojileriyle uyuşmadığını fark ediyorlar. Unutmayın ki bu gençlerin ellerinin altında şirketlere dair birçok bilgi var.

Goodman:
Julian, neden geçen hafta sonu Mastercard ve Visa’ya dava açtın?

Assange:

Geçtiğimiz yıl 6 Aralık’ta Visa, Mastercard, Bank of America, Paypal ve Western Union WikiLeaks’e karşı güçlerini birleştirdiler. Bize karşı ekonomik bir blok oluşturdular. Yalnızca iki resmi soruşturma açıldı bu yaptıklarının hukuki olup olmadığını sorgulayan. İkisinden de bizim lehimize karar çıktı. Ama Visa ve benzerleri ABD’nin sözünü dinliyor, bizi engellemeye devam ediyorlar. Visa ve Mastercard Avrupa’da kredi kartı sektörünün yüzde 95’ini ellerinde tutuyor. Yaptıkları rekabet hukukuna da aykırı yani.

Goodman:
Hakkındaki iddialardan dolayı açılan davada, İngiliz mahkemesi bu ayın 12’sinde İsveç’e iade edilmen yönünde karar verdi. Bu konuda ne diyeceksin?

Assange:

Bu, AB ülkeleri arasında, 9 Eylül’den sonra teröristlerin hızlıca iade edilmesi için oluşturulmuş bir sistem. Bir AB ülkesi diğer AB ülkesinin hukuk sistemini tanıyor. Bu aslında son derece mantıksız bir sistem, çünkü Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin hukuk sistemleri arasında çok fark var. Mesela İsveç, polisi yargı sisteminin bir parçası kabul ediyor… Şu anda benim hakkımda verilmiş bir hüküm yok. Bir şahsı, dilini konuşmadığı, hukuk sistemini bilmediği bir ülkeye ‘iade etmek’ doğru mu? İsveç’te ne bir tanıdığım ne de bir avukatım var. İsveç başbakanı ve adalet bakanı bana kişisel olarak saldırıda bulundu, ama iade kararı verilirken hakkımdaki hükümlere bakma hakkım bile yoktu. Şu an tek tartışılan iki sayfalık, üzerinde resmen ‘tecavüz’ kutusu işaretlenmiş basit bir belge ve bu belgenin geçerli olup olmadığı…

Zizek: Tam Kafka’lık bir hikaye… Daha itham edilmeden iaden isteniyor. Başımıza gelenler!

Goodman: Julian, yarın (3 Temmuz) 40 yaşına gireceksin. Hayattan beklentilerin neler?

Assange: Gelecekten beklentim çok bariz: herkesin özgürce iletişim kurabildiği, dünyada olan bitenden haberdar olduğu bir dünya… Tarihi belgeler kutsal şeyler gözümde. Onların hiçbir şekilde değiştirilmesi veya silinmesine imkan vermeyen bir sistem istiyorum. Çünkü çoğumuzda en azından vasat bir zeka ve içgüdüsel bir adalet duygusu var. Eğer iletişim kurabilirsek, baskıya karşı koyabilirsek ve örgütlenebilirsek gerisinin geleceğini umuyorum. “Şimdiye hükmeden geçmişe de hükmeder” sözünün artık geçerli olmadığı bir dünya istiyorum.

PlatoSanat’ta yeni sergi: Bilgi Dizisi 2:Paylaşım

Bilgi Dizisi 2: Paylaşım; sanat ve bilginin üretimi, paylaşımı ve arşivlenmesi arasındaki ilişkiyi tartışan üçlü dizinin ikinci sergisidir. Görsel sanatları, bilgi üretiminin bilinen yöntemlerini eleştirmek için bir araç olarak ele alan ilk sergiden sonra gelen Bilgi Dizisi 2: Paylaşım, bilginin iletilmesi ve dönüşümü üzerinde yoğunlaşmaktadır. Verilerin dağıtımı gittikçe daha da keyfi bir nitelik kazandığından sanatçılar tüm bu bilgi çöplüğü karşısında izleyicilere ulaşmak için alternatif stratejiler geliştirmek zorundadır. Bununla birlikte sanatçıların, görsel havuzumuzu ağzına kadar dolduran ticarileşmiş, sermayeye çıkar sağlayan imgesel yığına karşı durmaları ve izleyiciye ulaşmaları güçtür. Metin odaklı toplumdan görsel topluma geçerken, sanatçı bilhassa kapitalin çıkarları için yaratılmış imgeler hegemonyasıyla başa çıkmak zorundadır.

Bilgi Dizisi 2: Paylaşım sergisine katılan sanatçılar dünya hakkındaki düşüncelerini paylaşmak için alternatif stratejiler ortaya koymaktadır. Engin Gerçek, belgesel ile kurgu arasında gidip gelen fotoğraf serisi Soylulaştırmanın Soyluları’nda  Kuştepe’ deki apartmanların duvarları ardındaki evlere ait gerçeklikleri gözler önüne serer, gerçekliğin çeşitli katmanlarını ve sahip olduğumuz klişeleri tartışmaya açar. Ardan Özmenoğlu’nun işleri kültürel bellek, siyasi vaatler ve İstanbul sokaklarında kullanılan iletişim yöntemlerini yapısökümüne uğratır. Jenny Eichler, geleneksel zanaat bilgisini çağdaş sanat yapıtları üretimine aktarır ve işlerinde imitasyon ile kitsch kullanımı sayesinde eleştirel bir analiz ortaya koymaktadır. Atılkunst, izleyicisine ulaşmak için gerilla taktiklerini uygular ve sergileme tekniklerinin yanı sıra üretimin kendisini de özgür bir şekilde sanat yapabilmek için kullanır.

Plato Sanat‘ta sergilenmekte olan Bilgi Dizisi 2: Paylaşım sergisi 14 Eylül’e kadar ziyaretçilerini beklemektedir.

Sanatçılar: Atılkunst, Jenny Eichler, Engin Gerçek, Ardan Özmenoğlu

Küratör: Marcus Graf

Plato Sanat

Ayvansaray Caddesi No: 33 Balat İstanbul

0212 621 1247 / 0212 523 1918

info@platosanat.org.tr

1,5’tan sonra 2! Ex-Dergi!

Exdergi aylar önce hayatımıza girmiş olan, değişik bir e-dergi’dir. Güzeldir. Hoştur. Okuması keyif vericidir. Laf-ı fazla uzatmadan dergiyi tanımak isteyenleri Exdergi’nin kendi sayfasında bulunan nüfus cüzdanına göz atmaya davet ediyorum.

Bunun yanısıra dergi’nin 2. sayısına ulaşmanızı istiyorum. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.

Dergi’nin 1. sayısına buradan, 1,5. sayısına da buradan ulaşabilirsiniz.

Hadi ne duruyosunuz, indirip, okuyup, paylaşın! İnternet bu, beklemeye gelmez!